Toplumların en eski tartışmalarından biridir bu: Güç insanı bozar mı, yoksa zaten var olanı mı görünür kılar?
Tarih, siyaset ve hatta bireysel ilişkiler bize şunu defalarca göstermiştir: Güç, yalnızca bir yetki değil; aynı zamanda bir aynadır. Ve bu ayna, insanın en gizli yönlerini bile saklamaz.
İngiliz tarihçi ve düşünür Lord Acton bu durumu çarpıcı bir şekilde ifade eder:
Power tends to corrupt, and absolute power corrupts absolutely.”
(Güç yozlaştırma eğilimindedir; mutlak güç ise mutlak şekilde yozlaştırır.)
Bu söz çoğu zaman yüzeysel bir şekilde “güç kötüdür” şeklinde yorumlanır. Oysa burada daha derin bir gerçeklik vardır: Güç, bireyin içindeki kontrol mekanizmalarını zayıflatır. Çünkü güç, sınırların ortadan kalkmasıdır. Hesap verme zorunluluğu azaldıkça, bireyin içsel denetimi de çözülmeye başlar.
Güç sahibi bir insan artık “yapabilir miyim?” sorusunu değil, “yapmamı engelleyen ne var?” sorusunu sormaya başlar. İşte dönüşüm tam burada başlar.
Modern sosyolojinin kurucu isimlerinden Max Weber ise gücü yalnızca yozlaşma üzerinden değil, “otorite” kavramı üzerinden ele alır.
Ona göre güç, bir iradenin başkalarına rağmen hayata geçirilebilme kapasitesidir. Ancak burada kritik olan nokta şudur:
Güç, meşruiyetle dengelenmediğinde, baskıya dönüşür.
Weber’in yaklaşımını günümüz dünyasına uyarladığımızda şu soruyla karşılaşırız:
Bugün insanlar gerçekten “haklı” oldukları için mi güçlü, yoksa güçlü oldukları için mi “haklı” kabul ediliyorlar?
Bu ayrım, yalnızca siyaset için değil; aileden iş hayatına kadar her ilişkide belirleyicidir. Güç sahibi birey, eğer etik bir zemin geliştirmemişse, zamanla empati yetisini kaybetmeye başlar. Çünkü güç, insanı diğer insanların duygularından yavaş yavaş uzaklaştırır. Bir süre sonra karşısındaki birey artık bir “insan” değil, bir “araç” haline gelir.
Fransız düşünür Michel Foucault ise güce bambaşka bir perspektiften yaklaşır ve şöyle der:
“Power is everywhere; not because it embraces everything, but because it comes from everywhere.”
(Güç her yerdedir; çünkü her şeyi kapsadığı için değil, her yerden geldiği için.)
Foucault’nun bu yaklaşımı bize şunu gösterir: Güç yalnızca devletlerde, yöneticilerde ya da büyük otoritelerde değildir. Güç, gündelik ilişkilerimizin içine sinmiştir. Bir öğretmenin öğrencisi üzerindeki etkisi, bir ebeveynin çocuğuna yaklaşımı, bir yöneticinin çalışanına bakışı… Hepsi birer güç ilişkisidir.
Ve belki de en tehlikeli olan budur:
İnsan, güç sahibi olduğunu fark etmediğinde, onu daha kontrolsüz kullanır.
Peki güç neden dönüştürür?
Çünkü güç, insanın karşılaştığı en büyük psikolojik testtir.
Yoksunluk insanı sınar, ama güç insanı açığa çıkarır.
Güç sahibi birey:
• Daha az eleştirilir
• Daha az sorgulanır
• Daha az engellenir
Bu üç durum birleştiğinde, bireyin “gerçek karakteri” yüzeye çıkar. Eğer kişi içsel olarak dengeli, etik ve empatik bir yapıya sahipse; güç onu büyütür. Ama eğer bastırılmış hırslar, kontrol ihtiyacı ve üstünlük arzusu taşıyorsa; güç bu yönleri katlanarak görünür hale getirir.
Bu yüzden mesele güç değil, gücü taşıyabilme kapasitesidir.
Bugün toplum olarak en büyük yanılgılarımızdan biri, gücü “başarı” ile karıştırmamızdır. Oysa güç, bir sonuç değildir; bir sorumluluktur. Ve her sorumluluk gibi, onu taşıyabilecek bir bilinç gerektirir.
Güç sahibi olmak, daha fazla hakka sahip olmak değildir.
Daha fazla sınanmak demektir.
Belki de asıl soru şudur:
Güç elinize geçtiğinde kim olacağınız değil…
Zaten kim olduğunuzun ortaya çıkmasına hazır olup olmadığınızdır.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER